9 Aralık 2007 Pazar

hasret msn nickleri

AŞK BİTTİ.
Bir aşk nasıl biterse
Öyle bitti bu aşk da
Uzun bir hastalık gibi
Aralıksız dinlediğim
Alaturka bir fasıl gibi

Gökyüzüne bakmayı,
Dostlara mektup yazmayı,
Çiçekleri sulamayı
Unutmuşluğum gibi bitti.
Bir aşk nasıl biterse,
Öyle bitti bu aşk da.
Yürümeyi yeniden öğrenen
Felçli bir çocuk gibi
Sokağa çıkmalıyım şimdi
Ve çoktandır
İhmal ettiğim dostlara
Yeni bir adres bırakmalıyım.
Pencereleri açmalı,
Kitapları düzenlemeliyim
Belki, bir yağmur yağar
Akşama doğru
Yarıda bıraktığım
Şiirleri tamamlarım.
"Aşk da bitti" diyordu ya bir şair,
AŞK BİTTİ İŞTE.
TAM DA ÖYLE

süper msn nicklier

Önce evlendigimizde hayatin daha iyi olacagina
inandiririz kendimizi.

Evlendikten sonra, bir çocugumuz dogduktan, hatta
ardindan bir tane daha olduktan sonra hayatin daha iyi olacagina
inandiririz kendimizi.

Sonra çocuklar yeterince büyük olmadiklari için kizar, onlar
büyüyünce daha mutlu olacagimiza inaniriz.

Bundan sonra ergenlik dönemlerinde çocuklarla ugrasmamiz
gerektigi için öfkeleniriz.

Kendimize, çocuklarimiz bu dönemden çikinca daha mutlu
olacagimizi,yeni bir araba alinca, güzel bir tatile çikinca,
emekli olunca, yasantimizin dört dörtlük olacagini söyleriz.

Gerçek ise su andan daha iyi bir zaman olmadigidir.
Eger simdi degil ise ne zaman?
Hayatiniz her zaman mücadelerle dolu olacaktir.
En iyisi bunu kabul edip, her ne olursa olsun mutlu olmaya karar
vermektir.

En sevdigim sözlerden biri Alfred D Souza'ya aittir.
Der ki;
" Uzun zamandan beridir hayatin -gerçek hayatin- baslamak üzere
oldugu .
izlenimine kapilmistim. Fakat her zaman yolumun üzerinde bir
engel,öncelikle erisilmesi
gereken birsey, bitmemis bir is, hizmet edilecek zaman,ödenecek
bir borç oldu. Sonra hayat baslayacakti. Sonunda anladim ki bu engeller benim
hayatimdi. Bu görüs açisi, mutluluga giden bir yol olmadigini gösterdi.
Mutluluk yoldur. Öyleyse sahip oldugunuz her anin kiymetini bilin ve mutlulugu,
vaktinizi harcayacak kadar özel biriyle paylastiginiz için ona daha fazla
deger verin. Unutmayin, zaman hiç kimse için beklemez.

Öyleyse ,

okulu bitirene kadar,
100 milyar kazanana kadar,
Çocuklariniz olana kadar,
çocuklariniz evden ayrilana kadar,
Ise baslayana kadar,
Evlenene kadar,
Cuma gecesine kadar,
Pazar sabahina kadar,
Yeni bir araba,
ya da ev alana kadar,
Borçlari ödeyene kadar,
Ilkbahara kadar,
Yaza kadar,
Sonbahara kadar,
kisa kadar,
maas gününe kadar,
sarkiniz söylenene kadar,
emekli olana kadar.

ölene kadar....

MUTLU OLMAK IÇIN IÇINDE BULUNDUGUNUZ 'AN ' DAN DAHA IYI BIR
ZAMAN OLDUGUNA KARAR VERMEK IÇIN BEKLEMEKTEN VAZGEÇIN.

MUTLULUK BIR VARIS DEGIL, BIR YOLCULUKTUR. PEK ÇOKLARI MUTLULUGU
INSANDAN DAHA YÜKSEKTE ARARLAR BAZILARI DA DAHA ALÇAKTA.

OYSA MUTLULUK INSANIN BOYU HIZASINDADIR

Unutmayin " YARIN KIMSEYE VAAD EDILMEMISTIR"


SEVGIYLE KALIN.

ingilizce msn nickleri

So, so you think you can tell Heaven from Hell,
blue skies from pain.
Can you tell a green field from a cold steel rail?
A smile from a veil?
Do you think you can tell?
And did they get you to trade your heroes for ghosts?
Hot ashes for trees.
Hot air for a cool breeze?
Cold comfort for change?
And did you exchange a walk on part in the war for a lead role in a cage?
How I wish, how I wish you were here.
We're just two lost souls swimming in a fish bowl, year after year,
Running over the same old ground.
What have you found? The same old fears.
Wish you were here.

etkileyici msn nickleri

Kıskançlıklarla, kuşkularla, hesaplaşmalarla süren sancılı bir aşkın orta yerindeki bir sevişmeden sonra adam seviştikleri odadan çıktığında başlayan bir hava bombardımanında ev isabet alıyor ve adamın biraz önce geçtiği bölüm çöküyor.
Daha iki dakika önce koynunuzda olan birinin yok olduğunu görüyorsunuz.
O korkunç anda kadın yaşadığı çaresizlik karşısında, aslında pek de inanmadığı Tanrı’ ya sığınıyor.
Dizlerinin üstüne çöküp yalvarıyor.
“İnandır beni” diyor, “o yaşarsa sana inanacağım. Ona bir fırsat tanı. Bırak mutluluğuna sahip olsun. Bunu yap, inanacağım sana.”
Ve Tanrı’yla bir pazarlığa oturup en çok sevdiğini geri alabilmenin karşılığında Tanrı’ya en çok sevdiğini vermeyi öneriyor.
Eğer biraz önce o kapıdan çıkan erkek yeniden o kapıdan sağ olarak dönerse, o erkeği bir daha hiç görmeyeceğine söz veriyor Tanrı’ya.
“İNSANLAR BİRBİRLERİNİ GÖRMEDEN DE SEVEBİLİRLER, değil mi” diyor, “seni hayatlarında bir kere bile görmeden seviyorlar.”
Graham Greene, “Zor Tercih” isimli romanında, erkeğin dönüşünü gören kadının duygularını yalın bir dille anlatıyor.
“O anda Maurice girdi içeri. Yaşıyordu. İşte şimdi onsuz olmanın ıstırabı başlıyor diye düşündüm ve yine kapının ardında ölmüş yatıyor olmasını istedim.'
Kadın, sevdiği erkeğe kavuşmuş ve onu kaybetmişti.
Ve onun yaşadığını gördüğü anda, biraz önceki pazarlığın ağırlığını fark edip, “keşke ölseydi” diyordu.
Bundan sonra, bir insanı görmeden de sevmenin mümkün olup olmadığını öğrenecekti.
Romandan yapılan filmde, “Tanrı’ yı görmeden seven insanların” birbirlerini de görmeden sevip sevemeyeceklerini, iki sevgili unutulması zor cümlelerle tartışıyordu.
- İNSAN SEVDİĞİNİ GÖRMEDİĞİNDE AŞK BİTER Mİ?
- Düşünsene, Tanrı’ yı bir kez bile görmedik ama onu seviyoruz.
- Ama benimki o tür bir sevgi değil, Sarah.
- Belki de başka bir tür sevgi yok, Maurice.
Aşk, bir insanı Tanrı’ yı sever gibi sevmek mi, onu görmeden ama onu hissederek onun varlığına bağlı kalmak mı?
Bir dokunuşa, bir bakışa, bir sese, bir işarete muhtaç olmadan, onu besleyecek bir bedene, bir vaade, bir ümide ihtiyaç duymadan, tek başına da sürebilecek kadar güçlü bir sevgi mi aşk?
‘Sevmeye devam edebilmek için onu görmeliyim’ demeyecek kadar büyük bir iman, büyük bir bağlanma mı?
Bir ruhun bir başka ruha sarılması ve bu sarılışı bir bedene gerek duymadan da sürdürebilme mi?
‘Tanrı’yı sevdiğim kadar severim seni’ diyebilmek, böylesine korkunç bir bağlılığa rıza göstermek mi aşk?
Peygamberler bile Tanrı’ ya bir kere yüzünü göstermesi için yalvarırken, hiç görmeden de ruhunu bir başka ruha adamak mı?
Hayatın içinde, insanların sevmek için görmeye ihtiyaç duyduğuna şahit oluyoruz; kaybedişler unutuşları da getiriyor; bir bedenin aracılığı olmadan bir ruha bağlılığımızı da çok sürdüremiyoruz. ’Tanrı’ mız’ olmuyor sevdiğimiz; imanımızı çabuk kaybetmeye, bütün inançsızlar gibi sevgimizin sürmesi için bir kanıt görmek istemeye çok yatkınız.
‘Belki de sevmenin başka türü yoktur’ diyen birilerinin romanların, filmlerin arasında dolaşması ve bizim o insanları hayatta da bulacağımıza dair ümidimiz, bizi aşka doğru çeken.
Böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar yazıyor, böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar okuyoruz.
Neredeyse bütün hayatını kendi inancıyla dövüşerek geçiren Graham Greene’in ‘Tanrı’ yı görmeden seviyorlar, ben de onu görmeden severim’ diyen bir satırı yazması, bize aşkın çekiciliğini yaşatan.
Bu satırı okumak, bunun gerçek olabileceğine inanmak, bu hayali benimsemek, bizim sıradan hayatımızı, bizim yaşadığımızdan daha renkli, daha çekici, daha heyecanlı kılan.
Hiç rastlamasanız da ‘bir insanı sevmenin bir Tanrı’ yı sevmek gibi bir şey olduğunu’ yazan birinin varlığı, sizi, bunu söyleyebilecek birinin varlığına da inandırır ve o inançtır ki, bence, sizin hayatınıza mana katan.
Aynen, ‘Tanrı’ yı görmeden sevmek’ gibi siz de bir insanın başka bir insanı hiç görmeden sevebileceğine, o insana hiç rastlamadan inandığınızda, romanların size itaat ettiği o kutsal topraklara girmek için, o toprakların sınırlarında içiniz ürpererek dolaşmaya başlarsınız.
Birisi tarafından öyle sevilmek istersiniz.
Ve birisini öyle sevmek.
Ancak o zaman, gerçek bir mümin gibi, çekilecek olan acıları değil, bir tanrısı olan bir kainatta yaşamanın mucizesinin fark edersiniz.
Acı dolu, isyan dolu bir mucize.
‘Keşke inanmasaydım’ dedirtecek, ‘keşke onu böyle sevmeseydim’ dedirtecek bir mucize.
Ama bütün acısına, bütün kederine, bütün yalnızlığına rağmen vazgeçilmeyecek bir mucize.
O mucizeyi görenlerin ondan kolay kolay kopabileceklerini sanmam.
İnsanların bütün nankörlüklerine, alaylarına, hor görmelerine, inanmamalarına karşın tek başına kendi inancıyla yaşayan, kendi inancının yüceliğinde diğer insanların zavallılığını, yetersizliğini, aşksızlığını görüp, onlar için üzülen ve kendi sevgisine sıkı sıkıya tutunan bir ahir zaman peygamberi gibi, başkalarına bomboş gözüken bir çölde, o çölün boş olmadığını hissederek yürürsünüz.
Sizin bu yürüyüşünüz, bir gün bir romanda ya da bir yazıda bir satıra dönüştüğünde, sizinle alay eden nice insanın çorak ve loş hayatına sizin hayatınızdan bir ümit ve ışık sızar.
Büyük bir ödülün ve büyük bir cezanın sahibisinizdir.
Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek bir güçle ödüllendirilmiş.....
Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek kadar güçlü olduğunuz için de cezalandırılmışsınızdır.
İnsanlar Tanrı’ yı görmeden seviyorlar.
Ama Tanrı’ ya inananların çoğu, bir insanın bir başka insanı hiç görmeden sevmeyi sürdürebileceğine inanmıyor.
Ben, Tanrı’ yı inanan Graham Greene’ e inanıyorum, ‘bir insan başka bir insanı hiç görmeden de sevmeyi’ sürdürür.
Benim inancımı paylaşanlar, bir gün öyle sevmeyi ve öyle sevilmeyi bekleyecekler, bu inanç, onların içinde kapatıldıkları küçük hayatların sınırlarını yıkıp onları vaat edilmiş hayallere taşıyacak.
Bir gün biri onlara diyecek ki:
- Belki de başka tür bir sevgi yok, Maurice.

güzel msn sözleri

Ölüme ve hayata dair.

"Zincirlikuyu Mezarlığı'nın kapısına asıldığı günden beri tartışma konusu olan o ayet yüzünden yazdım bunları:

"Her canlı ölümü tadacaktır.

Kimi "Malumu ilana ne hacet" diye karşı çıkıyor yazıya; kimi "İşe giderken insanın aklına eceli sokup moral bozmanın alemi yok" diye...

Oysa benim ayetin devamında okuduğum mesaj gayet basit:

"Nasıl olsa sonunda buraya geleceksiniz. Yan yana ve eşit büyüklükte çukurlara gömüleceksiniz. Size bahşedilen hayatı doğru dürüst yaşamaya bakın".

Ayeti böyle okuyunca, daha çok hayatta kalmak uğruna daha az "yaşayan"ların hali size de komik gelmiyor mu?

Kainatın uçsuz bucaksızlığı karşısında, ha sabah 8, ha akşam 5, ("Ha 3 gün önce, ha 5 gün sonra") ne fark eder ki? "


* * *

Aristoteles bir yazısında ırmakta yaşayan küçük canlılardan söz eder:

Ömürleri bir gündür.

Bunlardan sabah 8'de ölen genç ölmüş sayılır; akşam 5'te ölen ise yaşlı...

Montaigne ünlü "Denemeler"inde sorar.

"Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını hesaplamak hangimize gülünç gelmez? Sonsuzluğun, dağların, nehirlerin, yıldızların, ağaçların yanında bizim hayatımızın uzunu - kısası da böyle gülünçtür."


* * *

Son yılların en gözde akımlarından biri "uzun yaşam hırsı"...

Modern tıp, ömrün sınırlarını zorlayan buluşlar elde ettikçe, tarihi boyunca "ölümsüzlük iksiri"nin peşinde koşmuş insanoğlunun iştahı kabarıyor.

"Antiaging" denilen "yaşlanmayı geciktirme" iddiasındaki hücre tedavileri, hormonlar, ilaçlar, diyetler hep aynı hedefin peşinde:

Ölümü erteleyebilmek...

Biraz daha fazla yaşayabilmek.


* * *

Haşmet Babaoğlu da yazdı:

"Modern insanın uygarlığın temeline koyduğu her tuğla, onu ölüm fikrinden biraz daha uzaklaştırıyor".

Köylerde göz önünde, hayatla iç içe "yaşayan" mezarlıklar, kentte varoşlarda ıssızlığa terk ediliyor.

"Dirilerin şehri, ölülerin şehrini kovuyor".

O, günler süren taziye dayanışmaları bitti; internetten mezar yeri ayırtılabiliyor artık... Cenazeler bir şirkete emanet edilip apar topar defne gönderiliyor; camide ayaküstü sohbet ediliyor, telefonla kabre çiçek gönderiliyor, sulama işi 3 - 5 kuruşa mezarcılara havale ediliyor.

Ve sonra herkes ölümü hafızasından silip "hayata", işinin başına dönüyor.

İnsanoğlu yüzyıllar boyu tevekkülle teslim olduğu ecelle dalaşıyor.

Azrail'e posta koyuyor.


* * *

Ne yalan söyleyeyim, ölümcül bir diyetle tüm dünyevi zevklerden uzak durarak, sağlık merkezlerinde gençlik aşıları vurularak hayata biraz daha tutunmaya çalışanların nafile çabası, Aristo'nun ömrü bir gün süren küçük canlılarının "bahtsızlığını" hatırlatıyor bana...

"Sağlıklı yaşam"a bir diyeceğim yok, ama "geç ölüm ihtirası", "Ne için" sorusunu getiriyor hatıra...

"Niçin hayat sofrasından, karnı doymuş mütevekkil bir davetli gibi kalkıp gidemiyoruz?"

"Niçin hayat meşalesini, yenilere devretmekte böyle zorlanıyoruz?"

"Bunca yıl yapamadığımız neyi yapmak için ölüme direniyoruz?"


* * *

Zincirlikuyu Mezarlığı'nın kapısına asıldığı günden beri tartışma konusu olan o ayet yüzünden yazdım bunları.

"Her canlı ölümü tadacaktır".

Kimi "Malumu ilana ne hacet" diye karşı çıkıyor yazıya; kimi "İşe giderken insanın aklına eceli sokup moral bozmanın alemi yok" diye...

Oysa benim ayetin devamında okuduğum mesaj gayet basit:

"Nasıl olsa sonunda buraya geleceksiniz. Yan yana ve eşit büyüklükte çukurlara gömüleceksiniz. Size bahşedilen hayatı doğru dürüst yaşamaya bakın".

Ayeti böyle okuyunca, daha çok hayatta kalmak uğruna daha az "yaşayan"ların hali size de komik gelmiyor mu?

Kainatın uçsuz bucaksızlığı karşısında, ha sabah 8, ha akşam 5, ("Ha 3 gün önce, ha 5 gün sonra") ne fark eder ki?


* * *

Yine Montaigne ile bitirelim.

"Hayatın değeri, uzun yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır. öyle uzun yaşamışlar vardır ki, pek az yaşamışlardır. Doyasıya yaşamak, yılların çokluğuna değil, sizin coşkunuza bağlıdır".
 
eXTReMe Tracker